|
|||||||
|
|
|
|||||
|
|
|||||||
Sanat eserlerindeki damgalar bir sosyal grubun yazılı ve sesli olmayan dilidir denilse abartılmış olmaz. Başka deyişle, maddi kültürde sembolleşen gelenek, bir zihniyetin yazılı olmayan soyut ifadesidir. Öbür yandan sembollerle ifade edilen gelenek, bugün ile dün arasında tarihi ilişkiler kuran belgelerdir. Aslında sosyo-kültürel yapı insanların tekrarladıkları geleneklerin bir sonucudur. Gelenek ise tarihin eski sayfalarının yeni yorumlarla hali hazırda okunması veya tekrar tekrar dile getirilmesidir. Ancak bu tekrarlar her zaman olduğu gibi değil; bazen sosyo-kültürel değişmenin gereği olarak, farklı ve/veya nüanslı biçimlerde de olabilir. İnsanlar birbirleriyle aslında pek farkında olmadıkları semboller vasıtasıyla ilişki kurarlar. Semboller ise insanların birbirleriyle yıllarca süren sosyo-kültürel etkileşimleri sonucu oluşur. Bu nedenle semboller bir sosyal grubun hafızasıdır. Sosyolojideki sembolik etkileşimci ekole göre de “etkileşim, başka insanların etkilerine karşılık olarak verilen tepkilerden oluşan etkinliklerden oluşur”. Toplum ise “…kişiler arası etkileşimin bir sonucudur…”. Ayrıca etkileşimci ekole göre nesneler kendiliklerinden değil sembolik etkileşimin sonucu olarak bir anlam taşırlar. Bundan ötürü nesneler aynı olsa da, taşıdıkları anlamlar farklı farklı olabilir. Mesela nesne olarak sığır Hindistan’da kutsal olarak algılanırken, başka bir yerde ise et olarak algılanır. Öbür yandan domuz da Hint-Avrupa halkları tarafından et olarak algılanırken Türkler arasında yasaklı olarak algılanır. Ok kavramı da başka sosyal gruplar tarafından öldürücü bir silah olarak algılanırken, Türkler’de bu kavram silah olmanın yanında 'çağrı, varlık, hürriyet' anlamlarını da taşımaktadır. Mesela hâlâ Anadolu’da kullanılan ve kökü “ok” olan okuntu sözü sembolik anlamda binlerce yıllık Türk tarihinin sayfaları arasından gelmekte olup, bir yere davet edilmek-etmek anlamına gelir. Koç kavramı da koyun cinsinden olan hayvanların erkeğine verilen sıfat olmasının yanında, Türk tarihinde yiğit, cesur, bu özelliğinden dolayı da bağımsız anlamlarını da ifade etmektedir. Mesela Anadolu’da analar, babalar ya da yaşça büyük olanlar çocukları delikanlıları “koçum”, “koç gibi delikanlı” ve benzeri ödünçlemelerle anarlar. Ayrıca halk edebiyatın da yiğitlikten söz eden veya yiğitleri öven aşıklık geleneğine de “koçaklama" denir. Dolayısıyla semboller yalnızca bir nesneyi ifade etmenin ötesinde Cassirer’inde belirttiği gibi “sembolik formlar bir tür dinsel anlatım formları olup, salt dil formundan mistik ve dinsel düşüncenin fenomonolojisine kadar yükselirler”. Öbür yandan insanlar, yalnız fiziki evrende değil, bir de sembolik evrende yaşarlar. “Dil, mitos, sanat ve din ise bu evrenin parçalarıdır”. Hegel’e göre de “sembol, Doğu uluslarının kendisiyle fikirlerini dile getirmeye çalıştıkları bir anıtlar ve amblemler düzenini belirlerler… Tüm mitoloji semboliktir. İnsan tininin yaratıları olarak mitoslar, tanrısal doğa üzerine genel düşüncelerdir. Bu görüş açısından mitos ve geleneklerin kaynağı insan tinindedir”. Sonuç olarak sembol kullanan bir varlık olan insanın veya insanların yaptıkları eylemlerin ne anlama geldiklerini -her işden önce kullandıkları sembollerin anlamlarını- bilmek için o sembollerin ortaya çıktığı sosyo-kültürel yapıyı tanımak ve anlamak gerekir. Aksi takdirde sembollerin ifade ettiği zihniyet dünyasını anlamış olamayız. Bu nedenle buradaki damgaların bir zihniyet dünyasının ürünleri olarak algılanıp yorumlanması gerekir. Çünkü yapılan araştırmalar, insanların tesadüfen ortak semboller kullandıkları hakkında çok az bilgiler vermemektedir. Ayrıca insanlar ortak semboller kullansa da onlara verdikleri anlamlar farklı olmaktadır. |
|
POLAMA, M. M., Çağdaş Sosyoloji Kurumları (çev. H. Erbaş), Ankara, 1993, s. 229. |